Ruh'dan Öz'den

Çok soğuksun sen!

Yaklaşık 15 yıldır Mucizeler Kursu ile hayatımı yaşıyor, sorunları kursun ilkeleri üzerinden çözümlemeye gayret ediyorum. Başlangıçta zok zor gibi görünen bir yürüyüş zaman içinde oldukça kolaya dönüştü. Buna rağmen zaman zaman oluşumlar karşısında elim ayağımın tutulduğu olur. Yakınlarımla olan ilişkiler herhangi bir olay yüzünden aniden değişir, bedensel boyutta ayrılıklar yaşanır; birileri hastalanır veya ölür, üzülürüm; tam geri çekilmek isterim, bir şeyler beni hayat sahnesinin ortasına ve kalabalığın içine fırlatır; eskiden çok acıdığım insanlara acıma duygum yokolur, hiç acımadıklarıma merhametim dolup taşar. Yaşam, her şekilde zıtlıklar içinde seyrini sürerken, benim de o akıntının içinde bir oraya bir buraya savrulmam en olağan şeydir. Bir yanım akıntıya aldırmazken diğer yanım ahmakça akıntıyı kontrol altına almaya çalışabilir. İnsan olmanın karanlık yanı budur işte: ahmaklık. Bu durumlarda, ahmakça olduğunu bilmeme rağmen, isyanlarım, bıkkınlıklarım, dirençlerim olur, hatta kırıcı olduğum söylenir.

“Çok soğuksun sen!” diye haykıran insanlar var etrafımda. Özellikle en yakınlarım kolayca yapıştırır yargı damgasını. Neden soğuk derler? Çünkü, insanların beklediği gibi bir duygudaşlık yapmamışımdır o an. Birileri yakınırken yanlarına oturup ah vah diye yakınmamışımdır. Başkalarını kendi başarısızlıkları için suçlayanlara hak vermemişimdir. Spiritüel konularda, doğru veya yanlış, akıl verenlerime bekledikleri pohpohlanmayı sunmamışımdır. Böylece, soğuk, hatta acımasız olarak tanımlanmak kaçınılmaz olur. Fakat yaranmak için rol oynasam, sevecen ama yapmacık, herkesin nabzına göre şerbet dökmeyi beceren, sevgi pıtırcıkları dağıtan biriymişim gibi davransam mutlu mu olacaklar? Kimbilir? İnsanlar çoğu zaman tokat gibi inen doğrular yerine mutlu eden yalanları tercih ederler. Egomuz böyle işler. Kanmak ve kandırmak egonun en sevdiği oyunlardan biridir. Eskiden rol oynamak yaşantımın temel ilkesiydi. Herkeste olduğu gibi. Bugünse rol oynamak en zor şey oldu. Varsın kimse sevmesin, beğenmesin, alkışlamasın, onaylamasın beni; yeter ki rol oynatma ey hayat bana!

Duam bu.

Zaman içinde Mucizeler Kursu’nun etkisini yaşarken en çok deneyimlediğim şey “bırakmak” oldu. Düşünceleri, duyguları, eşyaları ve insanları bırakmayı öğrendim. En çok ama kendi kendimi bırakmayı, kendime, yani egoma güvenmemeyi öğrendim. Herkes bir şahsiyet, önemli biri olmaya çalıştı; bense hiçkimse olmanın hevesiyle yanıp tutuştum. Herneyse “hiçkimse” olmak. Hedefime yaklaştım elbet, fakat zaman zaman gözlerimi kapatıp hedefi gözden kaçırdığım oldu. O vakitler bir an ego cümbüşüne katılabilirim herhangi birinin arenasında. Bu, aile olur, dost olur, yabancı biri olur. Kim oldukları önemli değil. Varsa olacağı bir şeyin, olacaktır. Bunda suçlu bile aramak budalalıktır. Bir şey olduğunda, oluşum hakkında yorumcular, fikir bestekarları, yargıç ve hakimler çok olur. Bir bakarsın her kafadan ayrı bir ses çıkar. Bir susun ya! diye haykırasım gelir. Sessizlik. En güzel şey. En özlenesi şey. Özellikle en abes, en çalkantılı, en gürültülü durumlarda sessizliğe dalmayı öğrendiğimde gerçek özgürlüğün ne olduğunu anladım. O an şunu düşündüm: varsın batsın bu dünya, onunla uğraşan, onu daha iyi bir yaşam yerine çevirmeye çalışan anlamamış kurtuluşu. Dünyada yaşamak isteyen kim? Ben mi? Yok canım. Sahte bir benlikle sahte bir tahta konmuş sahte bir kral olmaktansa Tanrı’nın Kraliyetinde gerçek bir dilenci olmak var bu yeryüzünde! Ne sandın ki? Aydınlandığın zaman dünya sana taht mı verecek, şan, şöhret mi? Aydınlanan insan dünyayı aşmış olandır. Dünyayı geride bırakanın dünya ile işi mi kalır? Daha iyi bir dünya, daha iyi bir yaşam, daha iyi bir gelecek gibi boş laflarla sen ancak ahmağı avlarsın, seni gidi sahte benlik seni.